|
TEVRAT VE
İNCİL’E GÖRE HZ.MUHAMMED (A.S.)
Yazar : Abdullah DAVUT
Yayınevi : Nil
Baskı : İzmir / 1993 / 356 shf.
Eski adı Peder Dawid Benjamin Keldani olan Abdu’l-Ahad Davud, Uniate
(Papa’nın yetkisini tanımakla beraber, kendi dini ayinler ve adetlerini muhafaza eden
Doğu Kilisesi) Keldani Mezhebi’nin Roma Katolik Kilisesine mensup bir rahibi idi. 1867
yılında İran’da Urmiye şehrinde doğmuş, ilk tahsilini burada tamamlamıştır.
1866’dan itibaren üç yıl yine aynı şehirde Süryani Hristiyanları için eğitim
veren Canterburg Başpiskoposluğu Misyon Teşkilatında öğretim elemanı olarak
çalıştı. 1892’de ise Kardinal Vaughan tarafından Propaganda Fide Collage’de dini
ve felsefi çalışmalar yapmak üzere Roma’ya gönderildi ve üç yıl sonra rahipliğe
terfi etti. 1895’te İran’a giderken uğradığı İstanbul’da, günlük bir gazete
için Doğu Kiliseleri konusuda makale hazırladı. Süryani asıllı olan yazarımız,
kesin zekasıyla büyük ümit vaad ettiği için Batılı misyonerler tarafından
memleketi olan İran’ın Urmiye şehrinden Roma’ya götürülmüş ve burada iyi bir
Hıristiyan eğitimi görmüştür. Ne var ki Avrupa’da elde ettiği yeni bilgiler ve
eski dinleri orjinal kaynaklarından öğrenme imkanı, Abdu’l-Ahad Davud’un
mütecessis zekasına yeni ufuklar açmış, hakikatı arama arzusuna yeni boyutlar
kazandırmıştır.
Her ne kadar bazı Müslüman araştırmacılar da Hz. Muhammed’in
eski Mukaddes Kitaplar’da müjdelendiğine dair risaleler ve bazı yazılar kaleme
almış iseler de, bunların çoğu ya sadece Hristiyanların muharref saydıkları
Barnaba İncil’ine dayandığı, ya da yazarlarının İbranice, Süryanice, Aramice,
Latince ve Yunanca gibi, Tevrat ve İncil’i asli nüshalarından okuyup incelemek için
son derece önemli olan lisanları bilmedikleri için eksik kalmaktan kurtulamamıştır.
Kaldı ki bunların Hristiyan ve Yahudi literatürlerini tam anlamıyla tanıdıkları ve
taradıkları da söylenemez.
Bilindiği gibi insanı insan yapan, alelade bir varlık olmaktan
çıkarıp ‘eşref-i mahluk’ haline getiren şey şu üç haslettir: İyi, doğru ve
güzel… İşte bunun içindir ki, sevdiklerimize ve başarılı olmasını temenni
ettiğimiz kimselere ‘iyiye, doğruya, güzele…’ deriz. Gerçekten de insan
olabilmenin şuuruna erebilmiş bir dimağ için bunları elde etmekten daha iyi, daha
doğru ve daha güzel ne olabilir? Ne var ki, bu muazzam değerlerden birini veya
birkaçını elde edip gün ışığına çıkarmayı ve onları diğer insanların
istifadesine sunmayı kendisine şiar edinmiş pek az mütefekkir, ilim adamı ve sanatkar
bulunmaktadır. İşte İngilizce’den tercümesini yaptığımız kitabımızın yazarı
Abdu’l-Ahad Davud da böyle nadide ilim adamlarından biridir.
Başta Doğu kiliseleri olmak üzere, çeşitli kiliselerde, kilise
babaları arasında Kelam’a dair çok şiddetli münakaşalar vuku bulmuştur. Daha
ikinci asırda başlayan bu tartışmalar, Tevhidci görüşü savunurların ezilmeleri ve
kitaplarının kaynaklarının yok edilmesine kadar devam etmiştir. Bugün bunların,
İncil ve İncil tefsirleriyle, çeşitli yazarlarından günümüze değişmeden gelen
yegane şeyler, bu Tevhidcilerin muarızları olan Teslisçilerin, mesela Greek Patriği
Plhoutius’un ve bundan önceki bir kaç kişinin tenkit etmek için risalelerine aynen
aldığı parçalarından ibarettir.
Tevrat ve İncil’lerin muharref nüshalarında bile Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) geleceğine dair açık veya kapalı işaretler bulmak zor değildir. Aslında
bir hak peygamberin, kendisinden sonra gelecek peygamberin adını ve bazı özel
işaretlerini bildirmesi mantıki bir zarurettir. Aksi taktirde bir hak peygamberi, bir
takım olağanüstü gösterilerde bulunabilen bazı kahin, sihirbaz, büyücü ve sahta
peygamberlerden ayırt etmek kolay kolay mümkün olmayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki,
Hz. Adem’den itibaren her peygamber kendisinden sonra gelecek peygamberin ve ‘Hatemül
Enbiya’nın işaret ve alametlerini beyan etmiş, böylece de o peygamberin zamanına
yetişecek olan insanların, kendi rehberlerini tanımaları mümkün olabilmiştir.
Abdu’l-Ahad da bu eserinin birçok yerinde bu kitabı yazmaktaki
maksadının, Hristiyanları ve Yahudileri rencide etmek, onlarla boşuna bir çatışmaya
girmek değil, Kitab-ı Mukaddes’te mevcut olup da bunların din adamları tarafından
özellikle gözden kaçırılmak istenen bir hakikatı gün ışığına çıkarmak
olduğunu beyan etmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi “hakikati aramak” ise
“insan olmanın”en tabii icabıdır. İşte bunun içindir ki, Cenab-ı Allah,
Kur’an-ı Kerim’in dört yerinde (Bakara-111, Enbiya-24, Kasas-75) iddialarında
samimi olanları, delillerini getirmeye davet etmektedir.
Üstelik bu Eski ve Yeni Ahidler’deki pek çok ayet, Kitab-ı
Mukaddes mütehassısı olmayan bir kimsenin dahi hemence dikkatini çekecek mahiyettedir.
Böyle bir durum, Kur’an-ı Kerim’in “Allah, peygamberlerden şu hususta söz
almıştır: ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra, sizinle beraber olanı tasdik eden
bir resul gelecektir. O’na kesinlikle inanacak ve yardım edeceksiniz.” (Al-i İmran -
81,82) ve “Hani bir zaman da Meryem oğlu İsa şöyle demişti: Ey İsrail oğulları,
şüphesiz ki ben size gönderilen Allah’ın peygamberiyim, önümdeki Tevrat’ı
doğrulayanım ve benden sonra gelecek olan Ahmet ismindeki bir peygamberi
müjdeleyenim.”(Saff-6) şeklindeki hikmetine ne kadar da uygundur. İşte bu sebeple,
Tevrat ve İncil’lerin bu muharref nüshalarında bile Hz. Muhammed’in (s.a.v.)
geleceğine dair açık veya kapalı işaretler bulmak hiç de zor olmayacaktır. Aslında
bir hak peygamber, kendisinden sonra gelecek peygamberi bazı emareleri ile belirtmediği
taktirde peygamberin, bir takım olağanüstü gösterilerde bulunabilen bazı kahin,
sihirbaz, büyücü ve sahte peygamberlerden ayırt edilmesi kolay kolay mümkün
olmayacaktır.
1900 yılbaşı gününde Ermeniler’e “Yeni Asır ve Yeni İnsan”
konulu bir vaaz verdi. O, bu vaazında İslam’ın zuhurundan önce Nasturi misyonerlerin
İncil’i bütün Asya’da vaaz ettiklerini hatırlatmaktan başka onların
Hindistan’da, Tataristan’da, Çin’de ve Moğolistan’da çeşitli müesseslere
sahip olduklarını, İncil’i Uygurca’ya ve diğer dillere tercüme ettiklerini,
Katolik, Amerikan ve Anglikan misyonerleri, küçük bir iyiliğe rağmen, zaten bir avuç
olan ve İran’a, Doğu Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya dağılmış bulunan
Asuri-Keldani ulusunu, temel öğretim yoluyla çeşitli düşman mezhepler halinde
parçaladıklarını ve onların bu çabalarının nihai çöküşü hazırlamaya matuf
olduğunu dile getiriyordu.
Netice olarak, o yerlilere yabancı misyonerlerin himmetine güvenerek
değil de, kendi işlerini kendileri gören insanlar olabilmesi için bazı
fedakarlıklara katlanmalarını telkin ediyordu.
Peder Benjamin, aslında prensip olarak tamamen haklıydı. Ne var ki,
bu işaret edilen hususlar, Hıristiyan misyonerlerinin ilgisini çekecek kadar fazla
kabul görmedi.
O zamana kadar beş büyük ve gösterişli misyoner teşkilatı - ki
bunlar Amerikan, Fransız, Alman, Anglikan ve Rus idiler; kolejleri, zengin dini
cemiyetler tarafından desteklenen basınları, konsoloslukları ve
sefaretleriyle,yaklaşık yüz bin Asuri-Keldani’yi Süryani dininden koparıp her biri
kendi inançlarına sokmaya büyük gayret gösteriyorlardı.
Bu rahibin zihninde uzun zamandan beri çözüm bekleyen büyük bir
konu gitgide vuzuha kavuşmaya başlıyordu. Hıristiyanlık, bütün bu değişik ve çok
sayıda tefsir şekilleriyle güvenilir olmaması sebebiyle, sahte ve tahrif edilmiş
kitabıyla Allah’ın hak dini olabilir miydi ?
Peder Benjamin, 1900 yılının yazında Digalo köyündeki meşhur
Çalı Bolağı Çeşmesi yanında bulunan bağ evinde inzivaya çekildi. Buradaki bir
ayını ibadetle, tefekkürle ve Kitab-ı Mukaddes’i orjinal metinlerinden okuyarak
geçirdi. Nihayet aradığını bulunca Urmiye Başpiskoposluğu’na bir yazı
göndererek Papazlık görevinden ayrılış sebeplerini samimi bir şekilde izah etti.
David Benjamin’i kararından caydırmak için kilise ileri gelenleri tarafından
yapılan teşebbüslerin hiçbiri fayda vermedi.
David, Belçikalı uzmanların idaresi altında faaliyet gösteren
Tebriz’deki İran Posta ve Gümrük İşletmesi’nden yapılan davet üzerine
müfettiş olarak birkaç ay görev yaptıktan sonra Veliaht Muhammed Ali Mirza’nın
sarayında öğretmen ve mütercim olarak çalıştı. 1904 yılında Britanya Unitaryan
Cemiyeti tarafından İran’daki kendi cemaati arasında eğitim ve öğretim
faaliyetlerinde bulunması için görevlendirildi. İşte bu münasebetle yolu, İran
güzergahı üzerinde bulunan İstanbul’a düştü ve burada Şeyhülislam Cemaleddin
Efendi ve diğer ulemayla yaptığı bir kaç görüşmeden sonra İslam dinini kabul
etti.
Müellif eserin büyük bir bölümünde birinci derecede önemli
gördüğü konu, Allah’ın sıfatları meselesidir. Sonra, eserin devamında müellif
Ahid’in gerçek sahibinin sadece ve sadece Hz. Muhammed(sav) olduğunu beyan etmektedir.
Ve yine Eski Ahid’de dile getirilen bir çok beşarete de bakıldığında tam
manasıyla Hz. Muhammed’in(sav) müjdesinin verildiği açıkça anlaşılmaktadır.
Hakikatin teslimi ve dünya barışı açısından Hıristiyanlık ve
İslamiyet arasında, ciddi ve esaslı bir çalışmayı gerektiren iki esaslı konu
bulunmaktadır. Bu her iki din de, ilhamını bir ve aynı kaynaktan aldığını iddia
ederken, bu konu üzerinde durulmamış da, önemsiz bazı hususlar münakaşa konusu
olmakta devam ede gelmiştir. Aslında bu her iki dinde Allah’ın varlığına ve
O’nunla İbrahim(as.) arasında bir ahdin mevcudiyetine inanır. Bu iki ana noktaya
istinaden her iki dinin aydın mensupları arasında tamamen adil ve nihai bir anlaşmaya
varmak mümkün olabilir. Önce şunu sormak gerektirir:Bir tek Allah’a inanır veO2na
kulluk edersek daha zavallı daha aciz mahluklar oluruz, yoksa birden fazla Allah’a
inanır ve onlardan korkarsak mı daha zavallı ve cahil kimseler oluruz? Önce bu iki
soruya cevap verilmelidir.
İslamın Allah anlayışının, gerçek Allah kavramından farklı ve
sadece Hz. Muhammed’in kendi uydurduğu hayali bir ilah olduğu şeklindeki cahilce ve
peşin hükümlü kanaatlar safsatadan ibarettir. Eğer Hıristiyan din adamları ve
papazları,Kitab’ı Mukaddes’in tercümelerini değil de, Müslümanların Kuran’ı
Arapça aslından okudukları gibi, orjinal İbranice asıllarından okumuş
olsalardı,Müslümanların inandığı Allah’ın Hz. Adem (as) ve diğer peygamberlere
vahiyle bulunan Cenab-ı Haktan ayrı olmayıp bu Allah kelimesinin eski Sami asıllı
olduğunu açıkça göreceklerdi.
Hıristiyanlara, zoraki bir şekilde Üç’ün Üçüncüsü olan,
yani üç İlah’tan biri olan Allah’ı kabul ettirdiler. Cenab-ı Hak, bunların bu
inançlarını şöyle kınamaktadır: “And olsun ki,Allah Üç’ün Üçüncüsüdür
(Üç İlah’tan biridir) diyenler de kafir olmuşlardır. Halbuki bir ilahtan başka
ilah yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, herhalde onlardan küfre girenlere elem
verici azap vardır.”(Maide-V/73).
Allah yaratıcıdır, çünkü ezelde yaratmış, daima da
yaratmaktadır. Allah kendine mahsus bir şekilde ezelde konuştuğu gibi, daima da
konuşmaktadır. Fakat Allah’ın yarattığı şey ezeli veya ilahi bir şahsiyet arz
etmez. Bu yüzden O’nun kelamı da ilahi veya ezeli bir şahsiyet değildir. Halbuki
Hıristiyanlar daha ileri giderek Yaratıcı’yı “İlahi Baba”, O’nun kelamını
“Oğul” yarattıklarına ruh vermesi sebebiyle de “Kutsal Ruh” yaparlar. Fakat
bunu yaparken O’nun, yaratmadan önce Baba, konuşmadan önce Oğul ve hayat vermeden
önce Ruhu’l-Kudüs olamayacağı şeklinde bir mantığı unuturlar.
Allah’ın sıfatlarını, O’nun aposteriori (kesbi bilgi)
tezahürlerdeki eserleri sayesinde anlayabilirsek de ne müellifin bir görüş ileri
sürebileceğini, ne de herhangi bir insan zekasının ilahi sıfatın mahiyetini ve
Allah’ın Zatı ile olan münasebetini idrak edebileceğini düşünebiliriz. Ezeliyi,
Apriori (vehbi ilimle) sıfatları kavrayabilmemiz de mümkün görünmemektedir. Aslında
Cenab-ı Allah bize kendi varlığının mahiyetinin nasıl bir şey olduğunu kutsal
kitaplarında açıklamadığı gibi, insan zekası da bunu kavrayabilecek kapasitede
değildir.
Müellif bu yazılarıyla kanayan bir yarayı yeniden depreştirmeyi
veya Kilise ile lüzumsuz bir münakaşaya, kavgaya girmeyi de asla arzulamamıştır.
Bunları yazmakla müellif, onları sadece çok önemli bir meselenin dostça ve hoş bir
şekilde müzakeresine davet etmektedir.
Hıristiyanlar şayet Cenab-ı Allah’ın zatını tarif konusunda
boş teşebbüslerinden vazgeçer ve O’nun mutlak “Bir” olduğunu itiraf ederlerse,
Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yakınlaşma da kolay sağlanır, hatta ve hatta
böyle bir birlik “ihtimal” olmaktan çıkar, “mümkün” hale gelir. İlk önce
Allah’ın bir olduğu gerçeği bilinip kabul edilmeli ki, bu iki din arasında diğer
birçok mesele kolayca çözümlenebilsin.
Müellif sıkıntılı bir hayattan sonra Dar’ül Aceze’de vefat
etmiştir. |