Sayfa: 1/2
Kahire’nin batmayan güneşlerinden biri... Imam-i Şafii Hazretleri
Kahire’nin batmayan güneşlerinden biri... Imam-i Şafii Hazretleri
Muhammed bin Idris Gazze’de doğar. Henüz beşikte iken babasını kaybeder. Annesi çok zahide bir kadındır oğlunu alıp memleketine (Mekke’ye) döner. Küçük yavru çabucak okuma yazma öğrenir ve 7 yaşına gelmeden Kuran-ı kerimi ezberler. Kenarından köşesinden ilim meclislerine katılır ve ûlemadan hisseler derler. Kağıt alacak kadar parası olmadığı için öğrendiklerini kemik parçaları üzerine yazar ve itina ile saklar. Birara lisan ve edebiyata merak salar. O yaşta çölün derinliklerinde yaşayan Huzeyl kabilesine katılır. Kelime dağarcığı zenginleşir, lisanı fasihleşir. Beyitler, menkıbeler, destanlar öğrenir. İmam-ı Mâlik Hazretlerinin Muvattası’nı ele geçirdiğinde henüz on yaşındadır ve kitabın sahibi ona sadece 9 gün mühlet verir. Bu kitabı öyle sever ki süre dolduğunda satır satır ezberlemiştir. Tabiinin büyüklerinden Süfyan bin Uyeyne bu çocuktaki ilim aşkına hayran olur. Ona hususi dersler verir ki bir zaman sonra çetrefilli meseleleri bile çözebilir.
Ama genç talip Muvatta’dan aldığı lezzete doyamaz. Sırf İmam-ı Malik Hazretleri ile tanışmak için Medine’ye gider. Büyük veli bu cevahiri gelişinden keşfeder. Ona tam dokuz yilini ayirir ve nakiş nakiş işler.
Bir ara Medine’ye gelen Yemen Valisi, Muhammed bin İdris’i memleketine götürür. Genç âlim burada kadılık yapar, hem çok insan tanır, hem çok şey öğrenir. Ancak ilme olan hevesi dayanılmaz olunca validen izin ister. Vali ona anlayış gösterir ve hizmetine mukabil hatırı sayılır bir ücret verir. Mübarek bu paraları fukaraya dağıtır ve son dinarları da elden çıkarınca rahatlar. Sonra alır anasını yola çıkar. Bağdat’ta İmam-ı âzam’ın talebelerinden İmam-ı Muhammed’i bulur ve önünde diz çöker. İmam-ı Muhammed bu temiz genci çok sever. Hatta garip anası ile evlenip babalık yapar. İmam-ı Şafii bu günleri hep özlemle anar ve “İmam-ı Muhammed’den öğrendiklerimle bir deve yükü kitap yazdım eğer onu tanımasaydım ilim şehrinin kapısında kalmıştım” diye anlatır.
İmam-ı Şafii hazretleri zahiri ilimlerde zirveleştikten sonra ledün ilmine merak salar. Selim bin Raî gibi bir gönül ehlinin terbiyesinden geçer hallere ve sırlara kavuşur.
Öyle bir güneş ki...
Mübarek Bağdat’ta kaldığı müddetçe taliplere ders verir ve İmam-ı Nesaî, Ebül Hasan-ı Eş’arî, İmam-ı Mâverdî, İbn-i Hacer-i Mekkî, İmam-ı Suyutî gibi pırlantaları yetiştirir. O günlerde İmam-ı Ahmed bin Hanbel, 300 bin hadisi şerifi zihninde tutan nadir âlimlerden biridir. Üç kıtaya yayılmış muhteşem bir şöhreti olmasına rağmen onun önünde diz çöker. Halbuki o yıllarda Ahmet bin Hanbel’in torunu yaşindadir sebebini soranlara “o bizim ezberlediklerimizin mânâsını biliyor” der, “Hocam öyle bir güneştir ki, biiznillah ruhlara şifa verir.” İmam-ı Şafii Hazretleri bir gün ders verirken aniden ayağa kalkar, düğmelerini ilikler. Talebeleri büyük bir zatın geldiğini sanırlar. Meğer dışarıda seyyidlerden bir çocuk oynamaktadır. Kapının önünden her geçişinde imam toparlanır. İşte Muhammed Bin İdris bu edebi yüzünden ehl-i beytten de çok istifade eder.