Sayfa: 1/2
Imam-i Mâlik Bin Enes Hazretleri
Büyük dedelerinden biri, Medine-i münevvereye göçüp yerleşmişti. Babasi Enes, dedesi Malik ve amcasi Süheyl hazretlerini hepsi; hadis-i şerif rivâyetinde bulunan, bir ilim ve edeb meclisi içindeydiler. Küçük Mâlik böyle, Islâmi ve ilmi bir muhitte yetişti. Önce, Kur'ân-i Kerim'i ezberledi! Sonra annesine, ilim tahsil etmek istedigini söyledi. Annecigi çok sevindi ve ona, en güzel elbiselerini giydirip, sarigini güzelce sardi. Sonra da: ''Haydi yavrum! Şimdi git ve oku, yaz. Önce meşhûr âlim, Râbia bin Abdurrahman hazretlerine git. Ondan, edep ve ilim öğren!'' buyurdu. Öyle yaptı ve Hazreti Râbia'dan, rey'e dayalı fıkıh ilmini ve edeb öğrendi. Daha sonra, Abdurrahman bin Hürmüz hazretlerine devam etti. Bu husûsta, bizzat kendisi demiştir ki: ''Hocam ibn-i Hürmüz'ün derslerine, 13 sene devam ettim. Yanından hiç ayrılmazdım. Ondan öyle ilimler öğrendim ki; bunların bir kısmını kimseye söylemiyorum! Ehl-i Bid'atı red bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler husûsunda, hepsinin en bilgilisiydi!''
İmâm Mâlik ilimi tahsili uğruna, çok fedâkarlıklara katlandı. Bu yolda her şeyini harcamış, hâttâ evini bile satmıştır. Hazreti Ömer'in oğlu Abdullah'ın azâdlısı Nâfi, İbn-i Şihab ez-Zühri ve Said bin el-Müseyyib (radıyallâhü anhüm) gibi hocalarına; çok saygı ve gayret gösterirdi. Gene kendisi anlatır: ''Öğle vakti; Hazreti Nâfi'nin kapısına gidip, beklerdim. Çünkü, Hazreti Ömer'in ve oğlu Abdullah'ın, bütün ilimlerini biliyordu. Kapıda beklerken, sıcaktan ve güneşten korunacak bir gölge bulamazdım! Nâfi dışarı çıkınca, edeble selâm verirdim. Onu hiç, kırmamağa çalışarak: ''Acaba Abdullah bin Ömer; şu mes'elede nasıl düşünüyordu?'' diye sorardım. O da hemen, suâllerimi cevaplandırırdı. Hocası Ehl-i Beyt'ten Cafer-i Sâdık hazretlerini de şöyle anlatır: ''Hazreti Ca'fer, çok yumuşak ve güleryüzlü idi. Resûlullah Efendimiz anılınca; yüzü sararırdı! Onun meclisine, uzun zaman devam ettim.Her görüşümde ya namaz kılıyordu, ya oruçluydu veya Kur'ân-ı kerim okuyordu! O takvâ sâhibi, âbid ve zâhid âlimlerdendi. Yanına girdiğimde; yaslanmakta olduğu yastığı mutlaka, bana ikrâm ederdi. Abdestsiz olarak hiç hadis-i şerif rivâyet etmezdi!''
Mâliki Mezhebinin Kurucusu
Abdullah bin Zübeyr şöyle anlattı: ''Birgün İmâm Mâlik'le birlikte, Mescid-i Nebevi'ye gittik. Biri gelip, selâm verdikten sonra sordu: 'Ebu Abdullah Mâlik, hanginizdir!' Gösterdik! Boynuna sarılıp, alnından öptü ve: ''Rüyâda, Sevgili peygamberimizi, burada gördüm! ''Mâlik'i çağır'' buyurdular. Sen geldin. Titriyordun! ''Rahat ol, Yâ Ebû Abdullah! Otur ve göğsünü aç!'' emrini verdiler. Emri yerine getirdiği zaman, her tarafa güzel kokular yayıldı! dedi. Bu rüyâyı işiten, İmâm-ı Mâlik ağladı ve: ''Rüyânın tâbiri; ilimdir!'' diye yorumladı. İmâm Mâlik herhangi dini bir mese'lede, hüküm çıkarmak için; önce Kur'ân-ı Kerim'e bakardı. Bulamazsa, hâdis-i şeriflere! sonra, ümmetin icma'ına (ittifakına)! sonra da, kıyâs yolunu araştırır idi. Ayrıca o, Medine ehlinin ittifakını da; müstakil bir delil kabul ediyordu! Bu yolla çıkardığı hükümlere; rivâyet yolu veya (Hicâz âlimlerinin yolu) denir. Onun gösterdiği bu içtihâdlarla amel etmeye; Mâliki Mezhebi adı verilir. Gösterilen şekilde ibâdet ve amellerini (işlerini) yapanlara da, Mâliki denir. İslâm dininde inânç ve itikadda ayrılık yoktur! Bütün Müslümanlar, Resûlullah Efendimizin ve Eshâb-ı Kiramın inandığı şekilde, inanmaktadırlar. Bunlara, Ehl-i sünnet ve'l-Cemaat denir. Kısaca, sünni adını alırlar. Müçtehid âlimlerin içtihad etmelerine; Dinin sâhibi izin vermiştir. Kur'ân'da ve hadisde açıkça hükmü bildirilmeyen, bâzı günlük muameleler ve bâzı ibâdetlerinde; böylece Müslümanlara kolaylık sağlanmıştır. Dört hak mezhebin biri de, onun kurduğu Mâliki mezhebidir. Mâlikiler daha ziyâde,Kuzey Afrika'da yayılmıştır.Eskiden, Endülüs (İspanya) ve Hicâz'da da vardı.
Bizzat buyurdu ki: ''İlim, çok rivâyet etmek değildir. İlim, bir nûr'dur. Allahü teâlâ bu nûru, mü'min kullarının kalbine koyar!'' Müslümanlar sordular: ''Yâ İmâm! Kendisini medh'edenlere ne demeli?''
''Bir kimse kendini övmeğe başlarsa; değeri düşer!
''Minâfıkları nasıl anlarız?''
''Mescide gelen münâfıklar, kafesteki kuşlara benzer. Kafesin kapısı açıldı mı; uçarlar!''
Bir Bayram Günü
Bir, Bayram günüydü! Bayram namazını kıldıktan sonra Mâlik bin Enes, hocasını ziyârete gitti. ''Herhâlde bugün, boş vakti olur'' düşüncesiyle; İbn-i Şihab'ın kapısı önüne oturdu! Hocası orada birini farkedince, hizmetçisine: ''Kapıda kim var! Git, bak.'' dedi. O da gidip, baktı ve: ''Kumral yüzlü talebeniz var!'' cevabını verdi. ''Onu derhal, içeri al! buyurdu. Eve girdiği zaman, hocası yanına geldi ve: ''Bayramın mübârek olsun! Herhalde evine gitmeden, buraya geldin!'' deyince, cevâb verdi: ''Evet! Öyle oldu.
''Yemek yemedin, değil mi?'' diye sordu. Cevab vermesini beklemeden, sofranın hazırlanmasını emretti. O zaman Mâlik (Rahmetullâhi aleyh) edeble: Efendim! Yemeğe ihtiyâcım yok.'' diye konuştu. Hocası hayretle sordu: ''Öyleyse söyle bakalım; ne istiyorsun?''
''Bana, hadis-i şerif öğretmenizi.''
İbn-i Şinab hazretleri ferâhlayarak:''Yazı yazacak; sahifelerini çıkar!'' dedi. Sonra tam 40 tâne; hadis-i şerif rivâyet ederek, yazdırdı. Talebesi ricâ etti: ''Biraz daha, Efendim!'' İbn-i Şihab (Rahmetullâhi aleyh) buyurdu: Şimdilik, bu kadar yeter! Bunları ezberleyip, naklettiğin zaman sen de; 'muhaddis' olursun.'' Ayrıca 300 Tâbiinden, 600'de onların talebeleri olan 900 hocadan; hadis-i şerif öğrendi. Hazreti Ömer'in, HazretiOsman'ın, Hazreti Abdurrahman bin Avf'ın, Abdullah bin Ömer'in, Zeyd bin Sâbit'in (Radıyallâhü anhüm) fetvâlarını öğrendi. Resûlullah Efendimizi görüp, vahyin gelişini bizzat müşahede edenlerin rivâyetlerini dinleyip; bu bilgilerle beslendi. Âkaide dâir bütün ilimleri öğrenip; ''İçtihad'' derecesine yükseldi! Zamanın en büyük, âlimlerinden biri oldu. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu: ''Öyle bir zaman gelir ki! İnsanlar her tarafı ararlar; Medine'deki âlimden daha âlim, kimse bulamazlar! Süfyân, Nâfi, Zührü ittifakla demişlerdir ki: ''Medinedeki âlimden maksad; İmâm Mâlik'tir.''